Karaadilli'ye Hoş Geldiniz
  sorular ve cevaplar 5
 
 
ana sayfa
en son sorular ve cevaplar
sorular ve cevaplar 2 
sorular ve cevaplar
3
sorular ve cevaplar
4

sorular ve cevaplar
6
sorular ve cevaplar
7
Akif  Hoca yazıları(arşiv)
Denizliden:selamün aleyküm hocam ağızdan ani çıkan veya biranda edilen yemin mecburen bozulursa ne yapmamız gerekir teşekkürler
 Değerli Kardeşimiz;Bu kişinin yemin keffareti vermesi gerekir.Yemin, lügatte, kuvvet mânasına gelir. Dindeki mânası ise, bir işi yapmak veya yapmamak hususunda iddiayı kuvvetlendirmek için ya Allah'a kasem edilerek veya talâk (boşanma) gibi birşey'e bağlayarak yapılan akid demektir. Meselâ: "Vallahi filân işi yaptım veya yapmadım" şeklinde yapılan yemin, Allah'a kasem suretiyle yemindir. "Şu işi yaparsam karım boş olsun" deme ise, boşamaya bağlı yemin çeşididir. Yemin edene hâlif denir. Yeminini tutmaya berr, yeminini tutan kimseye de bârr adı verilir. Yemini bozmaya veya yalan yere yemin etmeye ise hins; böyle olan kimseye de hânis denilir. Allah'a Yemin Hangi Sözlerle Yapılır? Allah'a yemin, ya vallahi, tallahi, billahi demek suretiyle Allah Teâlâ'nın zât ismine, Veya Rahmân, Rahîm gibi mübarek isimlerden birine, Veyahut da izzet-i İlâhiye, kudret-i Rabbaniye gibi zâtî sıfatlarından birine and içilerek yapılır. Peygamberlere, Kâ'be'ye, Kur'an'a veya varlıklardan herhangi birinin başına veya hayatına yemin edilmez.Yalnız bir görüşe göre, Kur'an, kelâm-ı İlâhi olduğu için ona yapılan yemin muteberdir. Kasem ederim, yemin ederim, Allah'a hamdolsun, Allah Teâlâ ile misakım olsun gibi sözler de yemin sayılır. Helâl bir şey'i kendine haram saymak da, yemin sayılır. "Şu işi yaparsam, şu şey bana haram olsun" demek gibi...Allah'a Kasem Şeklinde Yapılan Yeminin Çeşitleri Nelerdir? Kasem şeklinde yapılan yeminler üçe ayrılır:
1 - Yemin-i lâğv. Yanlışlıkla veya doğru zannıyla yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin borcunu ödemediği halde ödediğini zannederek "vallahi ödedim" diye yemin etmesi gibi. Bu nevi yeminden dolayı yemin sebebine keffâret gerekmez. Allah'ın afvı ve bağışlaması umulur. Ağızdan yemin kastedilmeksizin yanlışlıkla irade dışı çıkan vallahi sözü de bu yemin kısmına girer.
2 - Yemin-i gamus. Bile bile yalan yere yapılan yemindir. Borcunu ödemediğini bilen kimsenin, bile bile, ödedim diye yemin etmesi gibi... Bu gibi yalan yeminler çok büyük günahtır. Böyle yalan yere yapılan yeminlerin, yurtları viran ve yalancıları da mahv u perişan edeceği rivayetlerde vardır. Bunun bağışlanması için keffâret yoktur. Çünkü ortada kasdî bir durum vardır. Ancak tevbe istiğfar etmek, hakkı zâyi olan varsa ondan da helâllık almak gerekir. İmam-ı Şâfiî'ye göre keffâret de gerekir.
3 - Yemin-i mün'akide. Mümkün olan ve geleceğe âit bulunan bir şey hususunda yapılan yemindir. "Vallahi yarın borcumu ödeyeceğim" demek gibi... Böyle bir yemine riayet vâcibdir. Ancak riayet edildiğinde umumun zararı söz konusu ise, o takdirde yemine riayet edilmez, bozulur, sonradan keffâreti verilir ve ayrıca Allah'tan da af dilenir. Meselâ: Bir kimse borcunu vermemeğe yemin etse, bu yemine riayet etmek değil, etmemek vâcibdir. Bu sebeble yemin bozulur. Keffâreti verilir.* Birden fazla yemin edilip bozulunca her yemin için ayrı bir keffâret gerekir mi? Evet, yeminin sayısı artarsa, keffâretin sayısı da ona orantılı olarak artar. Yeminleri ayrı yerde söylemiş olmak bile, bu hükmü değiştirmez. Fakat İmam-ı Muhammed'e göre, yemin keffaretleri çoğalınca bir tek keffaretle hepsinden kurtulunmuş olur. Fakihlerin çoğu bu görüşü tercih ederler.
Keffâret-i Yemin (Yemin keffâreti): Ettiği yemini yerine getirmeyip bozmaktan dolayı lâzım gelen keffârettir. Yeminin keffâreti olarak 10 fakiri akşam ve sabah olarak günde iki öğün doyurmak veya giydirmek cihetine gidilir. Buna güç yetirilmezse, 3 gün ardarda oruç tutulur. Bu oruçların arasına hiç bir mâni girmemelidir. Girerse keffâret bozulur, yeni baştan tutulması gerekir. Şâfiîlere göre yemin keffâretini ardarda tutmak mecburiyeti yoktur. Gerek yemin, gerekse oruç keffâretlerinde yapılacak ilk iş bir köle azâd edilmesidir. Ancak günümüzde kölelik kalktığı için bu maddenin tatbikına imkân kalmadığından zikretmeye lüzum hissetmedik.
Selam ve dua ile
ALPERTUNGA:Kazancının büyük bir kısmının haram kazançtan olduğunu bildiğimiz kişeye misafirliğe gidilip ikramından yenilebilirmi?
Değerli Kardeşimiz;Meşru ve helâl dairede rızkını temin etmek herkesin tabiî bir hakkı ve vazifesidir. Dinimiz, kendi geçimi ve çoluk çocuğunun maişeti için geçen çalışma zamanını ibâdet saymıştır. Bu vesileyle kazanç yollarından meşru olanları belirlediği ve teşvik ettiği gibi, gayr-i meşru ve haksız kazancı da yasaklamıştır.
Bilindiği gibi, sanat, ticaret, ziraat gibi geçim yolları akla gelen ilk kazanç vesileleridir.   Faiz, rüşvet, karaborsacılık gibi yollar ise gayr-i meşrudur ve haramdır.
Helâlle haram arasındaki mesafenin daraldığı, istikametli bir hayatın güçleştiği zamanımızda, mü’minin çok dikkatli ve titiz hareket etmesi lâzımdır. İlâhî bir emanet olan midesine haram ve şüpheli lokmanın girmemesine âzamî ölçüde dikkat gösterilmesi gerekmektedir. İnsanı harama çağıranların çok ve çeşitli olması, helâle ve kanaate davet edenlerin de o nisbette az olması zamanımızın bir fitnesidir.
Çevrenin tesirinde kalarak veya hırs aldatmacasıyla tadılan haram lokma bir sefere bağlı kalmamaktadır. Bazan düşülen hatâya bahane uydurulup, teviller yapılabilmektedir. Zamanla haramla iç içe kalınabilmektedir.
      Mü’minleri dikkate sevk eden, onların imânlı hayatlarının devamını isteyen şu hadis-i şerif mânidardır:
Cennetle müjdelenen Sa’d bin Ebi Vakkas’ın, “Ya Resulallah, dualarımın kabul olması için bana dua et” demesine mukabil Resul-i Ekrem (a.s.m.) Efendimiz şöyle buyururlar:
“Yediklerin helâlden olsun. Helâl yiyenin duası makbuldür. Allah’a yemin ederim ki, kişinin haram lokma yediğinde kırk gün duası kabul olmaz. Eti, haksız yoldan ve faizden meydana gelen kimseye ateş daha lâyıktır.”1-Hal böyle olunca, dünya ve âhiret saadetimizi gölgeleyen gayr-i meşru vasıtalara tevessül etmemek, dualarımızda da Allah’tan daima helâl rızık talep etmek durumundayız. İnsanın kendi şahsında gösterdiği bu dikkat, hiç şüphesiz, çevresine de tesir edecektir. İstikametli yaşayışı örnek alınacaktır. Diğer taraftan, bu dikkat neticesinde mü’min, dost ve yakınlarıyla olan münasebetlerinde zor duruma düşmeyecektir. Tutum ve davranışları yadırganmayıp, aksine takdir de edilecektir.
Kendi aile hayatımızda riayet ettiğimiz esaslara, herhangi bir şekilde meydana gelen ziyafet, davet ve dost meclislerinde de medenî münasebetler içinde uymamız bizi rahatlatacak ve huzurumuzu kaçırmayacaktır.
Harama teşvik eden, tatlı gösteren vesileler çoktur. Başta şeytan ve nefsimiz bizi o yola sürüklemeye çalışır. Bazan geçim sıkıntısı ve ailevî sebepler harama bulaşmaya sebep olabilir. Bazı durumlarda da harama kendimiz girmediğimiz ve çekindiğimiz halde, bir yakınımız vasıtasıyla harama bulaşmamız söz konusu olabilir. Bu, bir davete icabet etme şeklinde olabildiği gibi, hediye ve miras halinde de olabilir.
Bir yakınımız ve dostumuz tarafından yapılan davete icabet etmek sünnet, bazı hallerde de vaciptir. Aynı şekilde, takdim edilen hediye ve ikramları da reddetmemek dinî ve insanî bir vazifedir. Ancak bu gibi hallerde, veren kimsenin kazancının helâl ve haram olması cihetini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Hiç bir şekilde araştırmaran, incelemeden kabul edilmesi halinde, veren kadar alana da sorumlu duruma düşer.
Bu bakımdan büyük günahları apaçık işleyen ve yaptıklarından bir pişmanlık duymayan fâsık kimselerin davetine icabet etmemek lâzımdır. Kazancının çoğu haramdan meydana gelen, faiz, rüşvet gibi gayr-i meşru yollardan kazanan kimsenin ikram ve davetine gitmek, hediyesini kabul etmek, haram yemek olacağından, kabul etmekten kaçınmak gerekir.
Eğer hazırlanan yemek, helâl bir mirastan ve borçtan alınarak hazırlanmışsa, bu takdirde yenilmesinde bir mahzur görülmemektedir. Bu meselede davet sahibinin kazancının helâl ve haram olması ekseriyete göredir. Yani maişetinin çoğunluğu haram yoldan temin edilmişse haram hükmündedir. Eğer helâl galipse o zaman helâl hükmüne geçer, helâl kısmından istifade edilmiş olunur.
Fakat Hanbelî mezhebine göre, kazancında hem helâl, hem de haram bulunan kimsenin davetine icabet mekruh görülmektedir. Ravda isimli fıkıh kitabında yer verilen bir rivayete göre, “fâsıkın davetine icabet edilir” denilmektedir.
Fakat bütün bunlarla birlikte, mezhep imamlarının ve müçtehidlerin ittifakı, ekserîsi haram olan bir kazançtan istifade edilmeyeceği noktasında toplanmaktadır.2
Miras hususunda da durum değişik değildir. Miras bırakan kimse, o malı haramdan kazanmış, faiz, rüşvet, gasp ve karaborsacılık gibi yollardan temin etmişse, mirasçısı o malı yiyemez. Eğer o mal gaypedilmiş, haksız yere bazılarından alınmışsa, sahiplerine iade edilmesi gerekir. Eğer bilmiyorsa, bir hayır kurumuna hibe edilir. Eğer mirasçıya düşen malın haramdan geldiği söyleniyor, fakat nereden ve ne şekilde olduğu kesin delilleriyle bilinmiyorsa, bu durumda mirasçı onu yiyebilir. Fakat takvaya en uygun olanı, o malı sahibi niyetine sadaka olarak vermektir.3
Haram yoldan kazanç temin eden bir kimseden gelen hediyeyi geri göndermek ve iade etmek mümkün olmuyorsa, bu gibi halde de onu kendi istifademiz dışında bir hayır kuruluşuna vermemiz gerekir.
Bu dinî hükümleri tatbik ederken veya icra safhasına koyarken medenî ve insanî münasebetleri de bütün bütün kesmemeye, muhatabı rencide etmemeye dikkat gösterilmelidir. Gayr-i meşru kazanç sahibi kimsenin davetini ve ikramını kabul etmemekte esas nokta, o kişiyi öyle bir kazançtan vazgeçirmek olmalıdır.

1. Muhtasar İbni Kesir, 1: 149.
2. Fetâvâ-yı Hindiyye, 5: 343.
3. Reddü’l-Muhtar, 4: 130.
Selam ve dua ile...
İsmet ASLAN:hocam ön saf dolu arkaya tek başıma mı durmam lazım veya nasıl durayım
Değerli kardeşimiz;ikinci safta tek kalan kimse ön saftan birisini geriye namazını bozdurmadan çekmesi lazım.Tabii bunu yaparken çekeceğimiz kimsenin bu konuda bilinçli olması gerekir.
Selam ve dua ile...
 Ahmet AK:Evde küçük heykeller var namaz kılarken kaldırıyorum ama bazan da unutuyorum evde süs eşyası bulundurmak doğrumu

Değerli Kardeşimiz;
      Resmin gazetede veya televizyonda olmasının farkı yoktur.
      Fotoğrafı ikiye ayırmak gerek. Canlıya âit fotoğraflar, cansıza âit fotoğraflar. Canlıya âit fotoğraflar, ya yaşayacak şekilde boy resmi olur, yahut da yaşamayacak şekilde yarım resim olur.
       Yaşamayacak şekilde yarım, yahut da bakınca seçilemeyecek kadar küçük olursa mahzur yoktur denebilir. Ancak boy resim ve fotoğraflarına (bir ihtiyaç olmaksızın) cevaz verilmemiştir. Cansıza âit resimlere, yâni manzaralara gelince, bunun câiz olduğu kesindir. Çiçek, göl ve orman manzaraları gibi görüntüler çekilebilir, evlerin belli yerlerine asılıp ilâhî kudret takdirle seyredilebilir.
     Canlıya âit boy resimlerini, (insan, hayvan ve diğer canlı varlıklar gibi odanın duvarına asıp, bakınca tümüyle görünür halde bırakmak, bu odada namaz kılmayı mekruh hale getirmek demektir. Bu itibarla, duvarlarında canlılara âit boy resimleri bulunan odada kılınan namaz mekruh olur. Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır.
     Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır. Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek halde muhafaza etmekte beis yoktur.
      Kâğıt paralarla nüfus cüzdanlarındaki vesikalık resimler de câizdir. Bunlar canlandığı farzedildiğinde yaşamayacak derecede küçük ve yarım olan resimlerdir. Ayrıca bazı müseccel şahısları tanımak için çekilen zaruri boy resimleri için de ruhsat vardır. Bunlar ihtiyaç resimleridir. Hırsızlar, diğer suçlular ancak bunlarla kolayca adaletin pençesine teslim edilebilmektedir. Bugünkü resimlerin mühtehcen olmayanları tapılmak için çekilmediğinden, tapılmak için yapılan resimler cümlesinden sayılmayabilirler. Müstehcen resimlerin her türlüsü ise ahlâka, insanlığa ve İslâm’a aykırıdır. Kaynaklarıyla İslâm Fıkhında geniş bilgi vardır.

Ahmet Ş:selamün aleyküm hocam ezan okunurken tuvalete girmek veya bulunmak nedir doğrumudur?
     Değerli Kardeşimiz;
     Gerek bir ihtiyaç için, gerekse abdeste hazırlık için ezan okunurken tuvalete girmek, tuvalette bulunmak bir mahzur teşkil etmez. Zâten insan tuvalette iken namazın farzlarından birisi olan necâsetten tahareti gerçekleştirmekte, temizlik yapmaktadır. Orada tabiî bir ihtiyaç telâfi edilmektedir. Hülâsa, ezan okunduğu esnâda, insan müsait olduğu ve imkân bulduğu zaman durur, ezanı dinler, icâbet eder.
Hüseyin İstanbul: Hocam Sabah namazlarına bazen uyanamıyorum.Uyandıktan sonra zaman geçmiş oluyor.Ben namazımı kuşluk vakti olarak kılabilirmiyim.Nasıl niyet etmem gerekir.Çoğu zaman öğle namazlarımı kaza etmek zorunda kalıyorum.Ancak akşam kazasını kılabiliyorum.Bu konuda çaresiz olduğumu düşünüyorum.Bu konuda aydınlatırsanız sevinirim.selamlar.
        Değerli kardeşim,
        Öncelikle sabah namazını vaktinde kılmanın fazileti büyüktür. Şayet sabah namazına vaktinde kalkamadı isek, güneş doğduktan 45 dk.sonra öğle namazına kadar sabah namazının sünnetiyle beraber kılabiliriz.Niyet ederken euzü besmele niyet ettim Allah rızası için vaktinde eda edemediğim bu günkü sabah namazının sünnetini- farzını- kılmaya diye niyet ederiz. bütün namazların arkasından kaza namazı kılabiliriz.Akşam namazının arkasından öğlenin kazasını da kılabiliriz.Selam ve Dua ile...
VEDAT 44:s.a değerli hocam benim merak ettiğim sual neden cennet'in 8 cehennem'in 7 kapısı vardır birde avlanmak yani tavşan keklik ördek balık gibi hayvanları tüfekle avlayıp bunların etini yemekte bir sakınca varmıdır cevab'ınız için şimdiden teşekkür eder hayırlı günler dilerim

         Değerli Kardeşimiz;
         Cennetin sekiz kapısı vardır. Hadislerde “Cennetin sekiz kapısı olduğu” açıkça ifade edilmiştir(bk. İbn Hacer,VII/28).
          Ebu Hureyre anlatıyor: Hz: Peygamber(a.s.m) şöyle buyurdu: “Kim Allah yolunda, malından iki şey harcarsa, cennetin kapılarından ‘Allah’ın kulu! Burası güzeldir, buradan girin’ diye çağrılır. Namaz ehli olanlar/Sürekli namazını kılanlar, Salat(namaz) kapısından çağrılır. Cihad ehli olanlar, Cihad kapısından çağrılır. Oruç ehli olanlar/sürekli oruçlarını tutanlar Reyyan(su içip kanan) kapısından çağrılır. Sadaka ehli olanlar/Daima sadaka verenler, Sadaka kapısından çağrılır.” Bunun üzerine Ebu Bekir “Ey Allah’ın Resulü! Anam, babam sana feda olsun, bütün bu kapılardan çağrılması için kişinin ne yapması gerekir? Bu kapıların hepsinden çağrılacak kimse var mı?” diye sordu.  Hz: Peygamber(a.s.m) “Evet, öyle ümit ediyorum ki, sen onlardan olacaksın” buyurdu.”(Buharî, Savm, 4).
      Bu hadiste, dört kapı zikredilmiştir: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka(Zekât).
      Burada İslam esaslarından yalnız Hac anılmamıştır. Şüphesiz onun için de hususî bir kapı vardır(İbn Hecer, a.g.y). Geriye üç kapı kalır ki, onlar da şunlardır: İnsanları affedenlerin gireceği kapı “Affedenler/Af kapısı”, Bir hadiste “Cennetin bir kapısı vardır, ondan yalnız affedenler girecektir” buyurulmuştur(İbn Hacer, a.g.y).
       Bir de Hesabı, azabı olmayan tevekkül ehlinin gireceği, “Eymen” kapısı.
Diğer kapı ise, Zikir veya ilim kapısı(a.g.y).
Özetlersek: Cennetin sekiz kapısı vardır: Salat, Cihad, Reyyan, Sadaka(Zekât), Hac, Af, Eymen(Sağ, mübarek) ve Zikir-İlim kapısı.
         Demek ki,  ehl-i ilim, İLİM kapısından girecektir.
        “Her amel sahibi için ayrılan bir kapı vardır ki, onu işleyen kimse o kapıdan çağrılır”(Müsned, II/449) şeklindeki hadisten anlaşılıyor ki, her amelin kendine mahsus bir kapısı vardır. Oysa, ameller, sekizden çok daha fazladır. Buna göre, bu sekiz kapı, cennetin esas kapıları olan dış kapılarından sonra söz konusu olan iç kapılar şeklinde anlamak gerekir(İbn Hacer, a.g.y).
         Cennetler, Kur’ân’ın, Allah’a inanan ve kötülük yapmaktan sakınanlara vaad ettiği ebedî mülkler, memleketler ve yurtlardır. Bu konuda söz Kur’ân’ın ve Kur’ân Peygamberinindir (asm). “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vaad edilen Cennetin altlarından ırmaklar akar, yiyecekleri ve gölgelikleri dâimîdir”1 buyuran Kur’ân bize Adn, Firdevs, Me’vâ ve Naîm Cennetlerinden haber verir.
        Adn Cennetleri, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için hazırlanmış, ebedî, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde muhteşem köşkler bulunan, Allah’ın rızâsının her an berâber bulunduğu2; Rablerinin rızâsını dileyerek sabredenlerin, namaz kılanların, zekât ve sadaka verenlerin, iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldıranların babalarıyla, eşleriyle ve çocuklarıyla girecekleri, meleklerin her kapıdan girerek selâm verecekleri3; diledikleri her şeyin içinde bulunduğu (4); altın bilezikler takınacakları, ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler giyerek tahtlar üzerinde oturacakları5; yanlarında gözlerini eşlerine dikmiş yaşıt güzellerin bulunduğu6 ebedî mekânlardır.
        Firdevs Cennetleri, îman edip sâlih amel işleyenlerin, içlerinde konaklarıyla birlikte ebedî kalacakları7; huşu içinde namaz kılanların, boş şeylerden yüz çevirenlerin, zekâtlarını verenlerin, iffetlerini koruyanların, emânetlere riâyet edenlerin, sözlerini yerine getirenlerin içlerinde temelli kalacakları ve vâris olacakları8 ebedî mülklerdir.
       Me’vâ Cenneti, îman eden ve sâlih amel işleyenlerin varacakları, Allah’tan korkanların, Allah’ın verdiği rızklardan sarf edenlerin9 girecekleri; Hazret-i Muhammed’in (asm) gözünün gördüğünü gönlünün yalanlamadığı, Cebrâil (as) ile birlikte Sidre-i Müntehâ’da Allah’ın varlığının büyük delilleriyle (Âyet’ül-Kübrâ) berâber gördüğü10 bâkî memlekettir.
         Naîm Cennetleri, Allah’a içten bağlı olan kulların girecekleri ve karşılıklı tahtlar üzerinde kurulacakları, kendilerine sayısız rızk ve meyvelerin ikrâm edileceği, baş ağrısı vermeyen, sarhoş etmeyen, içenlere zevk veren bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kadehlerin sunulacağı, yanlarında iri gözlü, bakışlarını yalnızca eşlerine çevirmiş zevcelerinin bulunacağı11; hayırda ve iyilikte önde olanların12; ve Allah’a en çok yakın olanların girecekleri ve süslenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanacakları, ölümsüz gençlerin yanlarında baş ağrısı ve baş dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler, kadehler, seçecekleri meyveler ve arzu duyacakları kuş etleriyle dolaşacakları, yanlarında inciler gibi ceylan gözlülerin bulunduğu, boş ve günaha götüren bir söz duymayacakları, sâdece selâma karşılık “selâm” sözü duyacakları, dikensiz sedir ağaçları, salkımları sarkmış muz ağaçları, uzamış gölgeler altında, çağlayarak akan sular kenarlarında, bitip tükenmek bilmeyen ve yasak da edilmeyen meyveler arasında, yüksek döşekler üzerinde ebedî ziyâfetlere konacakları13 bâkî diyarlardır.
          Bunlar, Kur’ân’ın Cennet âyetlerinden sâdece bir kaçı. Peygamber Efendimiz (asm) sekiz cennetten haber verir ve meselâ abdesti tam ve kâmil alarak, abdestin sonunda “Şehâdet Kelimesi” getirenlerin sekiz Cennetin kapısından dilediklerinden girebileceklerini müjdeler.14
          Cennetin sekiz tabakasının sekizinin de damının Arş-ı Azam olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, ehl-i Cennetin, bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, berâber bulunmalarına mâni olmadığını, çünkü Cennetin sekiz tabakasının da derece bakımından birbirinden yüksek bulunduğunu kaydeder.15
          İlim tahsil eden kimseyle ilgili, Ebu Davud’un Sünen’inde ise özetle şu hadisler yer almaktadır: “İlime giden yol, cennete giden yoldur”; “Dolunay yıldızlardan ne kadar parlak ise, âlimler de gece gündüz ibadet eden zahidlerden o kadar üstündür”; “Alimler, peygamberlerin vârisidir”; “Birinden ilim istenir de, oda bildiğini öğretmezse, ahirette Cehennem ateşi ile cezalandırılır.” Tirmizî ise, Sahih’inin “Kitabü’l-İlm” bölümünde şu genel anlamları içeren hadislere ver vermektedir: “İlim peşinde koşmak, Cennete kapı açmaktır”; “İlim yolunda giden, o yoldan dönmedikçe Allah yolundadır.” İbn Mâce’nin Sünen’inde ise, “Kitabü’l-İlm” bölümü olmamasına rağmen bu konuda çok önemli bir hadise rastlamaktayız: “İlim peşinde koşmak her Müslüman için farzdır." 16
Buna göre hakiki ilim talebesinin cennetin bütün kapılarından gireceği ümit edilir.

        Dipnot:
1-Ra’d Sûresi, 13/35;
2-Tevbe Sûresi, 9/72; Tâ-Hâ Sûresi, 20/76; Saff Sûresi, 61/12; Beyyine Sûresi, 98/8;
3-Ra’d Sûresi, 13/22,23,24; Mü’min Sûresi, 40/8;
4-Nahl Sûresi, 14/31;
5-Kehf Sûresi, 18/31; Fâtır Sûresi, 22/33;
6-Sâd Sûresi, 23/52;
7-Kehf Sûresi, 18/107;
8-Mü’minûn Sûresi, 23/1-11;
9-Secde Sûresi, 32/16, 17, 18;
10-Necm Sûresi, 53/11,12,13,14,15,16,17,18;
11-Sâffât Sûresi, 37/40-49;
12-İnfitâr Sûresi, 82/13;
13-Vâkıa Sûresi, 56/10-38;
14-Müslim, Tahâret, 6;
15-Sözler, s. 461.
16İbn Mace, “Mukaddime”, 17, 224; I, 81 (Mısır, 1952). Diğer rivayetler için bkz. Kenzu’l-Ümmal, X, 131;

ALPERTUNGA:Namazda ayakların pozizyonu nasıl olmalıdır.Otururken sol ayak parmaklarının dik olmasının sebebi nedir?Bu pozisyonda oturmak insana sıkıntı veriyor.Selamdan sonra rahat pozizyona geçirelebilirmi?
 Ebû’z Zübeyr (r.a.)’den rivâyete göre, o Tavûs’dan şöyle işitmiştir: İbn Abbâs (r.a.)’ya: “Topukları dikerek oturmanın hükmünü sorduk.” “Sünnettir” dedi. “Kişiye veya ayağına zahmet verir görüşündeyiz” dedik. “O, Peygamber (s.a.v.)’in sünnetidir” dedi. (İbn Mâce, İkame: 22; Müslim, Salat: 46) ? Tirmîzî: Bu hadis hasen sahihtir.
Bazı ilim adamları uygulamalarını bu hadisle yapmakta olup, ayakları dikerek oturmakta bir sakınca görmemektedirler. Mekkeli bazı alim ve fıkıhçılar da bu görüştedirler.
Namazdan sonra rahat pozisyona geçilebilir hiç bir sakıncası yoktur.
Selam ve Dua ile...
Namaza DAİR:Uzun zamandır namaz kılmama rağmen,huşudan uzağım.Binbir türlü gelen dünya meşgalesini düşünmekten kendimi alamıyorum.Kaçıncı rekatta olduğumu unutuğum çok oluyor.Sehiv secdesi yapıyorum ama eksik kılma hissinden kurtulamıyorum. Okuduğum sahabe namazları nerede benim kıldığım namaz nerede?Ne yapabilirim sizce?
AHMET T:NAMAZLARIMI KILIYORUM FAKAT ÜŞENEREK VE USANGAÇ OLARAK KILIYORUM BAZAN OLUYORKİ ÇOK HUŞU İLE KILDIĞIMI SANIYORUM OKUDUĞUM KURANDAN AĞLIYACAĞIM GELİYOR GÖZ YAŞLARIM DAMLA DAMLA AKIYOR ACABA NERDE YANLIŞLIK YAPIYORUM SLM
Değerli Kardeşimiz;
Namazda tam manasıyla huşuyu sağlamak zordur. Namazda aklınıza başka şeyler geliyor olabilir. Bu şirk değildir. Şeytan insanı namazdan soğutmak için özellikle namaza ilk başlayanlara çok vesvese verir. Namazda bir çok kötü düşünceleri sürekli insanın kalbine atar. Böyle durumlarda bunun kendi düşüncemiz değil şeytanın sözleri olduğunu bilip bu düşünceler üzerinde durmamlıyız. İlgilenilmezse çabuk kaybolur.
Namazda rabıta olmaz. Namazda kasten birisin düşünmek mürşidi rabıta yapmak doğru değildir. Namazda iken yalnızca Allah'ın huzurunda olduğunu bilip okuduğumuz ayetlerin, duaların kısa manalarını fazla ayrıntıya girmeden düşünmek gerekir. Selam ve Dua ile
VEDAT 44:namaz kılınan oda içerisinde resim(insan hayvan biblolar vs.) bulunduğunda namazımız sakata girermi? (resim arka tarafımızda olsa bile)cvp için teşekkürler
Fotoğrafı ikiye ayırmak gerek. Canlıya âit fotoğraflar, cansıza âit fotoğraflar.
Canlıya âit fotoğraflar, ya yaşayacak şekilde boy resmi olur, yahut da yaşamayacak şekilde yarım resim olur.
Cansıza âit resimlerin, yâni manzaraların câiz olduğu kesindir. Çiçek, göl ve orman manzaraları gibi görüntüler çekilebilir, evlerin belli yerlerine asılıp ilâhî kudret takdirle seyredilebilir.
Canlıya âit boy resimlerini, insan, hayvan ve diğer canlı varlıklar gibi odanın duvarına asıp, bakınca tümüyle görünür halde bırakmak, bu odada namaz kılmayı mekruh hale getirmek demektir. Bu itibarla, duvarlarında canlılara âit boy resimleri bulunan odada kılınan namaz mekruh olabilir.
Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır. Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır. Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek halde muhafaza etmekte bir sakınca yoktur.
Selam ve Dua ile...
ARİF U:Cami içinde musafaha yapmak doğrumudur.slm
Değerli Kardeşimiz;
Günlük hayatımızda davranışlarımızı gittikçe bozan Batı âdetleri, beşerî münasebetlerimize yabancı davranışlar getirmekte, materyalist görgü kâideleri sokmaktadır.
Bunlara karşı millî birlik ruhunu kuvvetlendiren kendi âdet ve örfümüzü muhafaza edip, yabancı âdetlerin istilâsı içinde boğulmama titizliği artık bir vazife hâlini almış bulunmaktadır.
Bize şahsiyet veren kuvvetli ve sağlam âdetlerimizden biri, “Önce selâm, sonra kelâm” hadîsi gereğince, karşılaştığımız kimseye önce selâm vermek, sonra da musafaha etmektir.
Aslında, bizde selâm sadece bir söze başlama vasıtası olmakla kalmaz, aynı zamanda muhatabımıza dua mânasını da ihtiva eder. Karşılaştığımız bir dostumuza önce selâm vermekle ona dua etmiş, Allah’ın kazâdan, belâdan sâlim kılmasını niyaz etmiş oluruz.
Bu hâliyle selâm, aynı zamanda bir ibâdet mahiyetini de arz eder ki, selâmlaşma dışındaki yabancı örflerde böyle bir kudsî mâna asla bahis mevzuu olmaz.
Bundan sonra, samimiyet derecemize göre yapacağımız musafahanın da ayrı bir kudsî değeri vardır. Nitekim hadîste, İki Müslüman karşı karşıya gelince el tutuşup musafaha ederlerse sararmış yaprakların dallarından döküldüğü gibi günahlarının döküleceğine işaret edilmiştir.
Demek ki, selâm gibi musafaha da ibâdet kudsiyetini ihtiva eden yüce bir görgü kaidemizdir.
Bizim bu gibi âdetlerimiz, kendiliğimizden ihdas ettiğimiz basit alışkanlıklar değildir. Müslümanların âdetlerinin hepsinin de temelinde “Edille” vardır. Yâni şer’î delil mevcuttur. Bu delile dayanarak onları benimsemiş, hayatımıza yerleştirmişizdir. Bu bakımdan delilde olmayan yabancı âdet ve alışkanlıklar bizim hayatımıza giremez, istilâ edip tesiri altına alamaz. Hattâ selâm ve musafaha âdetimiz bile olmayacak yerlerde icraya kalkılırsa buna dahi cevaz vermez, örfümüzün karıştırılmasına razı olmayız. Nitekim okuyucumun sorduğu namazdan sonra musafaha etme âdeti dahi böyledir.
Bâzı muhitlerde namaz kılan cemaat, kalkıp dağılacakları anda sıraya giriyor, cami içinde musafaha ediyorlarmış. Bu sıraya girmeyenler ise ayıplanıyor, sünnetten neden yüz çevirdikleri soruluyormuş...
Okuyucum, cami içindeki bu musafaha sünnet mi, diye soruyor, izah istiyor?
Hemen ifade etmeliyim ki, cami içinde namazı müteâkip sıraya girip de yapılacak bir sünnet musafaha âdeti yoktur. Böyle musafahanın “bid’at” olduğu yolunda hükümler vardır. İmam-ı Nevevî’nin bazı eserlerinde bu musafahanın kendi zamanında sabah ve ikindi namazından sonra başladığı, daha sonraları da bütün namazlardan sonra yapılmaya devam edildiği kaydı vardır. “Şemsü’r-Remli” fetvâsında ise:
— Bu bir bid’attır. Ancak yapılmasında beis de yoktur, denmektedir.
Bilhassa ehl-i tarik zatların devam ettirdiği bu âdetin asılda bulunmayıp sonradan ihdas edildiği anlaşılmaktadır. Belki de üzerinde durmayıp geçmek gerekebilecek bir mes’eledir. Ancak, Bağdad’da neşredilen (Et-Terbiyetü’l-İslâm)’ın 27 Mayıs 1979 sayısında şu hükme varıldığı da hatırdan uzak tutulmamalıdır: Mecmûa’nın hükmü:
— Efdâl olan cami içindeki bu musafahanın terkidir. Hele imamlar için... çünkü cemaat imamlardaki hâli zarurî zanneder. Şurası da var ki, İbn-i Âbidin’de bazı cuma ve bayramlarda âdet etmeden yapılan musafahanın mübah olduğuna işaret edilmektedir.
Demek âdet etmemek ve ısrarda bulunmamak kaydıyla bâzan yapılabilir
Selam ve Dua ile...
Nurcan 53:s.a tesbih sayısı neden 32 yada 34 değil yada 20 olarak değilde 33 dür ? cevabınız için şimdiden teşekkür ederim
Değerli kardeşimiz;
   Tesbih sayısının otuzüç olmasının sebebi insanlar ahıret aleminde yeniden diriltildiğinde otuzüç yaşında olarak dirileceklerdir.bu yüzden tesbih çekerken belkide ahıretteki yaşımızı çekiyoruz.Selam ve dua ile
Remzi ALP:Hocam,öğle namazının vakti ne zaman biter?İkindi ezanına kadar kılınıp,ezandan 45 dakika sonrada ikindi namazının kılındığına dair bilgi doğrumudur?
           Değerli Kardeşimiz;Öğle namazının vakti çıktıktan sonra ancak kazası kılınabilir. Kılınan bu namaz eda değil kaza olur.Öğle vakti güneşin en yüksek noktaya ermesinden her şeyin gölgesinin bir misli uzamasına kadar devam eden vakittir. Ancak gölge veya fey-i zeval hariçtir. Bu görüş Ebû Yusuf ve İmam Muhammed ile üç mezhep imamının görüşüdür. Ebû Hanîfe'ye göre ise öğle vaktinin sonu, her şeyin gölgesi iki misli uzayıncaya kadardır. Bu vaktin ikindi vakti olduğunda ise görüş birliği vardır. Namaz bu vakitten önce kılınmalıdır.
             Güneşin gökyüzünde çıktığı en yüksek noktadan batıya doğru meyletmesine "zeval vakti" denir. Güneşin gökyüzünûn ortasına yani tam tepe noktasına ulaşması haline ise "istivâ vakti" denir. Güneş bu noktadan batıya doğru inmeye başlayınca "zeval vakti" meydana gelir.
              Çoğunluk fakihlere göre, öğle vakti her şeyin gölgesinin uzunlukça bir misli olduğu zaman sona erer. Buna istiva vaktinin fey'i yani fey-i zeval de eklenir. Yani, bu cisimlerin zeval vaktinde sahip olduğu gölge, uzunluğu itibar etmede uzayan gölgeye eklenir. Delil şu hadistir: "Cebrail (a.s), Hz. Peygamber'e ikinci gün her şeyin gölgesi bir misli olduğu zaman öğle namazını kıldırmıştır. " Ebu Hanîfe ise, gölgenin iki misli olmasına kadar öğle vaktinin devam ettiğini söylerken şu hadise dayanmıştır: "Öğle namazını hava serinlediği vakit kılınız. Çünkü öğle vaktindeki sıcaklığın şiddeti cehennemin hareketini andırmaktadır" (Buhârî, Mevâkît, 9, 10, Bed'ü'l Halk, 10; Ebû Dâvud Salât, 4; Tirmizî, Salât, 5; Nesâî, Mevâkîl, 5; İbn Mâce, Salât, 4). Arabistan'da güneşin hararetinin en şiddetli olduğu zaman, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandır.
                Öğle namazı vaktinin başlangıcı ile ilgili olarak dayanılan delil, "Güneşin zevali vaktinde namaz kıl" (el-İsrâ', 17/78) âyetidir
MERABA:meraba selam yerine geçer mi?
Merhaba demek buyrun müsait yerimiz vardır rahat oturabilirsiniz.
   Selamünaleyküm demek Allahın selamı üzerinize olsun.
Buna göre merhaba selamın yerini tutmaz. Selam ve dua ile
saide nur:hocam cevabınıza teşekkür ederim ama ululemr nedir?Mesala mahelle muhtarı azalarıyla bu grubu oluştururmu veya okuldaki disiplin kurulu veya sizin İstanbuldaki Karaadilliler birer ululemirmidir?yoksa bakanlar kurulumu?

Ulu'l-emr kavramı, Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e de itaat edin, sizden olan ulu'l-emre de. Sonra bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, hemen onu Allah'a ve Rasûlüne arzedin, Allah'a ve ahiret gününe gerçekten inanan kimselerdenseniz..." (en-Nisa, 4/59) anlamındaki âyette geçer. Ayette geçen "ulu'lemr" (emir sahipleri)'nin kimleri kasteddiği konusunda görüş birliği yoktur. Sahabe ve tabiun ile müfessirlerin bu konudaki görüşleri beş maddede toplanabilir:
a) Ulu'l-emr, raşid halifelerdir.
b) Ulu'l-emr, ordu komutanlarıdır.
c) Ulu'l-emr, şer'i hükümler konusunda fetva veren müctehid bilginlerdir.
d) Ulu'l-emr, ehl-i hall ve'l-akd denilen müctehid bilginlerin icmalarıdır.
e) Ulu'l-emr, imamlar, fazıl ve adil fakihlerdir.
Ehl-i sünnet bilginleri, âyetteki ulu'l-emri yöneticiler olarak
 yorumlarken buradaki itaatı da tanımlayıp sınırlandırmışlardır.
İlke olarak, yöneticilere itaat farzdır. Fakat yöneticiden Allah'a
 isyan anlamına gelecek bir emir çıkması durumunda,
müminlerden itaat yükümlülüğü düşer. Buna karşılık
 aynı yöneticinin Kur'an ve Sünnet'e uygun emirlerine uyulması
gerekir. Fısk işlemesi halinde yöneticinin velayet yetkisi düşer
. Eğer görevden alınması mümkünse, görevden alınmalıdır.
 Ama, mümkün değilse, toplum düzeninin bozulmaması için, zorla
görevden almaya, isyan etmeye kalkışılmamalıdır.

adsız:Hocam kıyamet kopunca dabbe de gelecek mi eğer gelirse ne gibi şeyler olacak söylermisiniz
 Değerli Kardeşimiz;
Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201)"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır." (Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II, 491)Dâbbe kelimesi “canlı, hareket eden varlık” anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de “dâbbe” denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse “işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.
Burada “Dâbbetü'l - arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?” sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.
Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: “Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir.” Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.
Dâbbeye “AİDS mikrobu” diyenler vardır. “Televizyon” şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta “robotlar olabilir” görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, “efendilerinin” sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.
Kur’anda Dâbbe
"Dâbbe" kelimesi Kur’anda on dört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan “devâbb” ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:
"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 6)
“Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir.” (Hud, 56)
"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir." (Nûr, 45)
Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:
"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."
Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde “Dâbbenin başı bulutlara değecek” denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.
Dinin helal – haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.
Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma “lisan-ı hal” yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.
Dâbbe neler söylüyor?
Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab-ı Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.
Kur’ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. “Rüzgârın dişleri” denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.
Keza, Ka’beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur’anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen “ebabil” kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir “semavi bombalama” olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları “kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına” çevirmişlerdir.
Kur’an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve mütemerrit bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.
Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle “Allah zar atmaz.” Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, “bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.”
Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terketmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez. "Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez." (En'am, 59) "Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz." (Fatır, 11) Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rast gele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazen meltem olur yüzümüzü okşar, bazen fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.
Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü’min
ana sayfa
en son sorular ve cevaplar
sorular ve cevaplar 2 
sorular ve cevaplar
3
sorular ve cevaplar
4

sorular ve cevaplar
6
sorular ve cevaplar
7
 
 
Rk site ekleme